ÖBA AĞIMIZ
Ergene Havzası
Ömerli Havzası
Uludağ
Çoruh Vadisi
Baba Dağı
Lara-Perakende Kumulları
Ahır Dağı
Erciyes Dağı
Çıldır Gölü
 
 

Kavrayamadığımız ve Koruyamadığımız Doğa

İnsanın doğayla (toprak, bitkiler ve hayvanlarla) ilişkisi önce kendisini yetiştiren ve şekillendiren ailesi, toplum, aldığı eğitim ve sonra da bireysel gelişimine bağlı. Yeryüzünde doğayla ilişkisine tamamen kendi tarafından ve sadece ekonomik açıdan bakan milyonlarca insan var. Bununla birlikte doğayla iç içe yaşayarak, araştırma yaparak ya da sadece aklını ve mantığını kullanarak onu kavramaya ve korumaya çalışan pek çok insan da var.

Biyoloji ve ekoloji bilimleri başta olmak üzere bilimsel çalışmaların gelişmediği birkaç yüzyıl önce, doğayı ve karmaşık işleyişini bilmediği ve çok düşünmediği için insanları suçlayamayız. Ama artık bilim, teknoloji ve iletişimin oldukça geliştiği günümüzde, doğa korumanın gereği ve önemini bilmeyen, bilmek istemeyen, düşünmeyen, akıl ve mantıklarını kullanmayan insanlara ne diyebiliriz? Hızla tahrip edilen ve bozulan doğal çevreye ve iklim değişikliğine karşı hala sorumsuzca davranan; bilim insanları ve bilimsel verilere aldırmayan; yalnız kendi çıkarlarını düşünen böyle insanlar (örneğin karar vericiler, yöneticiler, iş insanları vb.) ahlaken ve hukuken suçludur.

Yeryüzünde olağanüstü mükemmel bir düzen içinde yaşıyoruz. 21. Yüzyılda bile doğanın dengesi ve işleyişi hakkında yeteri kadar bilgimiz yok. Ama bütün bileşenlerinin işbirliği ve rekabet içinde çalıştığı bu düzene küçük, büyük ya da muazzam ölçeklerde müdahale etmeye devam ediyoruz. Diğer organizmalarla birlikte yiyecek ve diğer sayısız ekosistem servislerinde doğaya bağımlıyız. Örneğin, bir habitatta bitki örtüsünün kısmen ya da tamamen yok edilmesi, erozyona; erozyon, bitki örtüsü ve toprağın kaybolmasına ve sonunda da hayvan türlerinin azalıp yok olmasına neden olur. İnsanın bir halkasını oluşturduğu besin zinciri; yeşil bitkilerden yiyen ve yenilen bir dizi organizma yoluyla enerji aktarımı olarak tanımlanabilir. Birbirlerine bağımlı işleyen karmaşık besin zincirleri yığını, topraktan kaynaklanan bu enerjiyi yeryüzündeki yaşam piramidinin yukarılarına ileten yaşam kanallarıdır. Ölüm ve çürüme, bu enerjiyi toprağa geri döndürür. Bu bir kapalı devre değildir, bir miktar enerji çürüme sırasında kaybedilir; bir miktarı havadan emilerek geri kazanılır; bir kısmı topraklarda, turbalarda, yaşlı ormanlarda depolanır. Bu kesintisiz devre sanki yavaş, yavaş çoğalan bir yaşam döner sermayesidir. Devrenin bir parçasında herhangi bir değişiklik meydana geldiğinde, birçok parçanın bu değişikliğe uyum sağlaması gerekir. İşte insan icat ettiği aletlerle bugüne kadar görülmemiş bir şiddette, hızda ve kapsamda doğada değişikliklere neden olmaya devam ediyor (Leopold, 2020).

Türkiye’de de özellikle son 20 yıldır hükümetin ne kadar hızlı ve büyük ölçeklerde doğaya müdahale edilmesine izin verdiğini üzüntüyle izliyoruz. Doğa korumayı önemsememesi ve yok edilmeye karar verilen her habitat (zeytinlikler, dereler, ormanlar, kıyılar, dağlar vb.) için tepkiler yükseldiğinde aynı savunmayla karşılaşıyoruz: “biz onları (bitkileri, hayvanları vb.) alıp başka bir yere taşıyacağız” ya da “yerine çok daha fazlasını dikeceğiz” vb. Öyle olmadığını, olamayacağını ve hiçbir yapay telafi ya da iyileştirme çalışmasının doğal habitatların yerini tutamayacağını biliyoruz. Bu nedenle de, yapılan yüzlerce müdahaleye karşı köylüsü ve kentlisi; genci ve yaşlısıyla isyanlardayız.

Doğa korumada sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) önemi, Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (Birleşmiş Milletler Kalkınma Konferansı, Rio 1992) ile vurgulanmaya ve desteklenmeye başlanmıştı. Tüm dünyada, 90’lı yıllarda STK’lar ve doğa koruma çalışmaları oldukça yaygınlaşmış ve güçlenmişti. Aynı yıllarda Türkiye’de de, DHKD gibi öncü STK’lar sayesinde doğa koruma hareketi büyük bir ivme kazanmış, önemli projeler yürütülmüş, araştırmalar yapılmış ve yayınlar hazırlanmıştı.

Bugünlerde ise, o yıllardaki doğa koruma çalışmalarını ve ulusal/uluslararası çevre koruma yasalara saygısı olan karar vericileri ve bürokratları mumla arıyoruz. Son 20 yılda STK’lar ve diğer çevre koruma kuruluşlarının çalışmaları, yanlış hükümet politikaları ve yöneticilerin baskısı altında son derece azaldı ve etkisizleşti. Toplumun her kesiminden gelen tepkilere rağmen devasa madencilik ve sürdürülebilir olmayan enerji projeleri, tüm yerleşim alanları ve turizm merkezlerinin betonlaşması hızla devam ediyor. Ne bilim, ne uzmanların açıklamaları, ne yerel halkın yaşamsal itirazları ve ne de açılan hukuki davalar dikkate alınıyor.

Bütün bunlara karşın, Türkiye’nin hemen her kırsal bölgesinden yerel halkın can havliyle kendi yaşam alanlarına sahip çıkmaya çalıştığına tanık oluyoruz. Yerel halkın tepkileri, cesareti ve direnci (ve aynı zamanda genel kamuoyu, STK’lar, muhalefet partilerinin desteği) sayesinde, bazı habitatları yok edecek proje ve planlardan geri adımlar atıldı. Son yıllarda yaşananlar, doğa korumada başarılı olmak için bilinçli ve kararlı bir yerel halkın ne kadar önemli olduğunu defalarca kanıtladı. Artık Türkiye’de doğa koruma çalışmalarında, yerel halkın çok daha aktif ve etkili olduğu yeni bir döneme girilmiş durumda. Yerel halkın her zamankinden çok daha fazla desteklenmesi gerekiyor: onlara STK’lar ve üniversitelerle işbirliğinde daha fazla bilgi, deneyim ve kaynak aktarma zamanı. Türkiye’nin her tarafında, yerel halkın daha iyi bilgilenmesi ve güçlenmesi için doğa koruma ve eğitim çalışmalarına odaklanan çok daha fazla projeye ihtiyaç var.

Bu projelerdeki eğitim çalışmaları, bilimsel veri ve kurumsal deneyimlere dayanan genel doğa koruma ilkelerinin yanında, yerel ilgi grupları için özel eğitim programlarından oluşmalı. Yerel ilgi gruplarına (örneğin çiftçiler, toprak sahipleri, devlet memurları, yerel yöneticiler, özel sektör, gençler vb.) içinde ya da yakınında yaşadıkları, ekonomik gelir ve her çeşit yarar sağladıkları habitatlara göre özel eğitim programları hazırlanmalı. Örneğin, çiftçiler için hazırlanacak bir program; toprağın korunması ve işlenmesi, geleneksel tarım, meraların iyileştirilmesi ve sürdürülebilir kullanımı vb. içermeli. Ayrıca, tabii ki, bu projelerde (meydana gelen gelişmeler ve bilgi paylaşımı, kamuoyu oluşturma ve harekete geçmede ne kadar güçlü etkisi olduğunu ispatlayan) medya ve sosyal medyaya da ağırlık verilmeli. 

Doğanın olağanüstü işleyişi, dengesi ve güzelliğini korumak hepimizin (karar vericiler, yerel yöneticiler, STK’lar/çevre koruma kuruluşları, toprak sahipleri, bilim insanları, yerel halk, genel kamuoyu vb.) ortak sorumluluğu. Ulusal ve uluslararası çevre koruma yasaları çerçevesinde, doğaya zarar veren yanlış kararlara ve uygulamalara sonuna kadar karşı çıkmak; yaşam alanlarımızı korumak ve temiz bir çevrede yaşama hakkımızı bireysel ve kurumsal işbirliği içinde daha fazla savunmak zorundayız.  

Sema Atay, Mart 2022

Kaynak: Aldo, Leopold. (2020). Bir Kum Yöresi Almanağı. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul



  
 
 
   
 

Son Haberler

 
 


Sürdürülebilir Turizm?


Kavrayamadığımız ve Koruyamadığımız Doğa


Sabırlık (Agave americana)


Doğayı yok eden değil, doğayı onaran tarım
Her hakkı saklıdır © 2015  I  Programlama Creanet Bilişim Hizmetleri