ÖBA AĞIMIZ
Ergene Havzası
Ömerli Havzası
Uludağ
Çoruh Vadisi
Baba Dağı
Lara-Perakende Kumulları
Ahır Dağı
Erciyes Dağı
Çıldır Gölü
 
 

Doğayı yok eden değil, doğayı onaran tarım

Tarım arazilerimiz, şehirleşme ve başta endüstriyel tarım olmak üzere çeşitli nedenlerle hızla yok oluyor. İnsan ve diğer bütün canlılar ve habitatlar için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bu sorunu, yıllardır konuşuyoruz.  Son yıllarda ise, büyük ölçüde azalan tarımsal faaliyetleri, üretimi, gıda güvenliğini ve artan ithal tarım ürünleri, tarım sektöründe işsizliği vb. tartışmaya başladık. Türkiye’nin nasıl bir tarım politikası var, sorgulayıp duruyoruz.

Gıda güvenliği, sağlıklı ve aktif bir yaşam sürdürebilmek için herkesin her an ekonomik ve fiziki açıdan yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi olarak tarif ediliyor (Given, 1994). Günümüzde her açıdan ciddi bir tehdit altında bulunan gıda güvenliğinde, özellikle gıda çeşitliliğinin azalması ve gıda ürünlerindeki besin değerlerinin kaybolmasına dikkat çekmek istiyorum. Market ve pazarlarda satılan sebze ve meyveler, 50-100 yıl öncesine kıyasla çok daha az, yetersiz ve dengesiz temel besin maddeleri (vitamin, mineral vb.) içeriyor. Tüm dünya Covid-19 salgınıyla mücadele ederken ve herkes bağışıklık sistemini iyileştirmeye çalışırken; aslında yediklerimizin besin maddeleri açısından yetersiz olduğunu, vücudumuzdaki besin eksikliğinin bağışıklık sistemimizin zayıflamasına yol açtığını öğreniyoruz.

FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) araştırmaları, dünyadaki tarımsal biyolojik çeşitliliğin %75’inin 20. yüzyılda kaybolduğunu ortaya koyuyor. FAO’nun 60 ülkede yürüttüğü araştırmalara göre, birçok ülkede yaşanan genetik erozyon sonucu, tarımsal üretim büyük bir tehdit altında. Genetik erozyonun en fazla olduğu ürünlerin başında tahıllar geliyor; onları sebzeler, meyveler ve yemeklik baklagiller takip ediyor (Muminjanov ve Karagöz, 2019).

Tarımsal biyolojik çeşitliliğin azalması, besin döngüsünün azalmasına neden oldu ve buna bağlı olarak sentetik (kimyasal) gübre kullanımı arttı. Sentetik gübre kullanımında artış, yabani otların artışına (çoğu yabani ot yüksek miktarda azot kullanır) ve yabani otlarda artış da, yabani ot ilacı (herbisit) kullanımında artışa yol açtı. Bitkilerdeki besin madde eksikliği, (tıpkı insanlarda olduğu gibi) zararlı ve hastalıklara karşı daha hassaslaşmalarına sebep oldu - bir taraftan zararlılar, hastalıklar ve yabani otlar; diğer taraftan tarımsal ilaç kullanımı artmış oldu. Sonuçta, II. Dünya Savaşından sonra tüm dünyada çığ gibi büyüyen endüstriyel tarımda, kısır bir döngü içine girildi. Son 60-70 yılda toprağımız, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarımız, biyolojik çeşitliliğimiz ve gıdamız ciddi bir erozyon, azalma ve kirlilik tehlikesiyle karşı karşıya kaldı (Brown, 2018).

Endüstriyel tarımın yarattığı kayıplara ve sonuçlarına katlanırken; küresel ısınma tehlikesi de tepede karanlık bir gölge gibi, dünyamızı tehdit ediyor. Son 20- 30 yıldır da, iklim değişikliğinin yeryüzünde ve tarımsal üretimde yaratacağı baskılar ve alınması gereken önlemleri konuşuyoruz. Ve yine, Türkiye’de iklim değişikliğine karşı nasıl mücadele edildiğini ve ne gibi önlemler alındığını sorgulayıp duruyoruz. Tam tersine, ormanlarımız başta- koruyamadığımız tüm doğal kaynaklarımızın her yıl daha fazla miktarda yok edilmesine şahit oluyoruz.

2022 yılına geldiğimizde, geleceğimizi karartan bu kadar yanlış uygulama ve kötü sonuçlarına “artık yeter” diyebilecek miyiz? Eğer, devlet tarım politikası ve stratejilerini düzeltebilir ve biz tüketiciler de bunu talep ederek alışkanlıklarımızı değiştirebilirsek, evet. Bunun için toprak ve çevre sağlığını onaracak; tarımsal ürün çeşitliliğini arttıracak; tarım ilacı kullanımını en aza indirecek; bunu yapmaya çalışan üretici ve tüketicileri destekleyecek bir devlet tarım politikasına ihtiyacımız var.   

Doğa, tarım ve ekoloji bilimine dayanan tarımsal faaliyetler, günümüzde farklı adlarla tanımlanıyor olabilir- sürdürülebilir tarım, organik tarım, onarıcı (rejeneratif) tarım, agro-ekolojik tarım, permakültür, biyodinamik tarım vb. – sonuç olarak, hepsi aşağı yukarı aynı temel prensipler ve uygulamalar içeriyor. Bunlar arasında, tüm dünyada kanun ve kurallarla nispeten en iyi düzenlenmiş ve yaygınlaşmış olan organik tarımdır – ancak organik tarımın (üretici, üretim, işletme, pazarlama, çalışma ve projeler vb. açısından) yetersiz kaldığını; çok daha yaygınlaşması ve desteklenmesi gerektiğini de biliyoruz.

Dünya çapında sağlıklı yaşamaya öncelik veren, temiz gıdaya ulaşmayı her şeyden değerli tutan ve kendi önlemlerini almaya çalışan bireyler ve toplumların sayısı az değil. Türkiye’de de bu amaçla organik/ekolojik pazarlar, marketlerin organik ürün reyonları, doğal ürün dükkanları ya da internet üzerinden organik ürün alışverişi yapılıyor. Aynı zamanda, kendi sağlıklı sebze ve meyvesini üretenler; güvendiği üreticiler ya da üretici birliklerinden doğrudan alış veriş yapanlar da var. Bütün bu girişimler ve arayışlar birer tercih olup, bir “ayrıcalık” olarak görülmemelidir. Temiz gıdaya ulaşmak herkesin en doğal hakkı. Bunu özel çaba, kaynak ve zaman harcayarak bir yaşam şekli haline getirenlerin yanında; geri kalan büyük çoğunluk da bir şeyler yapabilir. Örneğin, karar vericiler ve yöneticilerden temiz gıda talebinde bulunmakla işe başlayabilirler.  

Organik tarım ve doğanın mevcut düzen ve kurallarına uyumlu (yukarıda adı geçen) benzeri uygulamalara ihtiyacımız var. Gezegenimizi felakete sürükleyen endüstriyel gıda üretimine karşı en iyi alternatiflerden biri de, onarıcı (rejeneratif) tarımdır. Onarıcı tarım biyolojik çeşitliliği attıran, toprağı zenginleştiren, su kaynaklarını iyileştiren, kimyasal gübre ve tarım ilaçları kullanımını azaltan, ürün rotasyonunu ve toprağa azot bağlayan örtücü bitkileri teşvik eden ve böylece ekosistem hizmetlerini geliştiren faaliyetler içerir. Beş temel prensibini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz;

1. Toprak mümkün olduğu kadar rahatsız edilmez: Toprak mikrobiyomu, toprağı sürerek; tarım ilacı ve kimyasal gübre kullanarak bozulmaz.

2. Toprak yüzeyi örtücü bitkiler ve o bitkilerin artıklarıyla korunur: Toprak yüzeyinin talaş, yapraklar ve ürün artıklarıyla örtülmesi, toprağı sadece rüzgâr ve su erozyonundan değil, aynı zamanda aşırı ısınma ve soğumadan da korur. Canlı bitkiler toprağın üst tabakasının gelişmesine katkıda bulunur. Toprak biyolojisi ve su döngüsüne olumsuz etkileri nedeniyle, toprak asla çıplak bırakılmaz.

3. Toprakta mümkün olduğu kadar yaşayan bitki/kök bırakılır.

4. Biyolojik çeşitlilik korunur ve monokültür tarımdan uzak durulur.

5. Tarımsal üretime (böcekler dahil) hayvancılık faaliyetleri entegre edilir (kontrollü otlatma, çiftlik hayvanları vb.) (Brown, 2018).

Görüldüğü gibi, onarıcı tarımda özellikle toprak sağlığı ve biyolojik çeşitliliğinin korunmasına ağırlık veriliyor. Düşünün, bir çay kaşığı dolusu sağlıklı bir toprakta, yeryüzünde bulunan insanlardan daha fazla sayıda organizma yaşıyor. Toprak üst tabakasının bitkiler, hayvanlar ve insanların yeryüzünde yaşamlarını sürdürebilmeleri için hayati öneme sahip olmasına karşın; her yıl dünya çapında erozyon, kirlenme, yapılaşma vb. nedenlerle birkaç milyar tonu yok oluyor. Günümüze kadar, bu tabakanın %70’inin yok olduğu tahmin ediliyor – başka bir deyişle toprak üst tabakası, doğanın ürettiğinden ve üretebileceğinden kat be kat daha hızlı bir şekilde kayboluyor. Sağlıklı toprağa ve dolayısıyla besin değeri yüksek sağlıklı ürünlere, ancak toprağın üst tabakasını koruyarak ulaşabiliriz  (Brown, 2018).

Sonuç olarak, başta devlet, sonra üreticiler ve tüketiciler olarak bugüne kadar yapılan yanlışlardan ders almalı, sağlıklı gıda önceliğimiz olmalı, onarıcı tarım uygulamaları yaygınlaştırılmalı ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz. Ve en kısa zamanda tüm bu prensipleri kapsayan, doğayı koruyan ve iklim değişikliğine uyumlu devletin yeni tarım politikası (ve stratejilerine) kavuşmalıyız.

Sema Atay, Ocak 2022

Daha fazla bilgi:

1. Brown, G. (2018). Dirt to Soil. Chelsea Greeb Publishing, London, UK.

2. Given, D.R. (1994). Principles and Practice of Plant Conservation. Timber Press Inc., Oregon, USA.

3. Muminjanov, H. ve Karagoz, A. (2019). Türkiye'nin Biyoçeşitliliği: Genetik Kaynakların Sürdürülebilir Tarım ve Gıda Sistemlerine Katkısı. FAO. Ankara. 222 s. Licence: CC BY-NC-SA 3.0 IGO

 4. https://regenerationinternational.org/why-regenerative-agriculture/



  

Antalya Demre

Fethiye

Kastamonu bugday tarlasi

Kesan Celtik
 
 
   
 

Son Haberler

 
 


Gölköy hurması, Bodrum


Sürdürülebilir Turizm?


Kavrayamadığımız ve Koruyamadığımız Doğa


Sabırlık (Agave americana)
Her hakkı saklıdır © 2015  I  Programlama Creanet Bilişim Hizmetleri